top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 3 sonuç bulundu

  • ELİMİ TUTMAZSAN BU AMCA SENİ DENİZE ATACAK!

    Yaz başından beri her akşamüstü Üsküdar sahilinde yürüyüşler yapıyorum. İlk günlerde sadece fiziksel bir aktivite olarak gördüğüm bu yürüyüşlerin ruhsal olarak da iyi geldiğini fark edince alışkanlık haline getirdim. Hatta öyle ki kendimle baş başa geçirdiğim bu an, gün içinde en çok keyif aldığım ve beklediğim ana dönüştü. Bu yürüyüşler sırasında karşıma çıkan birkaç kediyi sever; sahilde bir kayaya oturup denizi, gün batımını ve martıları izler; sonra birkaç fotoğraf çekip yoluma devam ederim. Ayrıca burada her daim var olan zengin insan manzaralarının içinden geçmenin, gözlemlemenin de ayrı bir tadı olur. Geçen akşam, yine böyle sahilde yürürken gözüm karşıdan gelen iki kadına ve yanlarındaki çocuğa takıldı. Kadınlardan genç olanı deniz tarafında, yaşı daha büyük görünen ortada, dört- beş yaşlarındaki erkek çocuğu ise yol tarafında yürüyordu. Ortadaki kadınla çocuğun arasında ise bir gerginlik olduğu anlaşılıyordu. Büyük anne olduğunu tahmin ettiğim kadın çocuğun elinden tutmaya çalışıyor, fakat çocuk elinden tutulmasını istemediği için sızlanarak bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Aramızdaki mesafe iyice azalıp birkaç metreye indiğinde, ortadaki kadın kenarda balık tutan bir adamı işaret ederek öfkeli bir sesle “Berat elimden tutmazsan bu amca seni denize atacak!” dedi. Bu sözü duyan çocuk bir an irkildi ve korku dolu bakışları adama doğru yöneldi, sonra yanımdan geçip gerimde kaldılar. Duyduğum sözün ürkütücülüğüyle yavaşladım ve dönüp arkalarından baktım. Az önceki söz işe yaramış, Berat kadının elinden tutmuştu. Böylelikle aralarındaki anlaşmazlık da sona ermiş görünüyordu. Biraz şaşkınlık ve öfke hissettikten sonra, ardı sıra bakıp çocuğun küçük adımlarını izlerken içimde bir hüzün oluştu. Hüznümün sebebi çocuğun yaşadığı bu olayın tanıdık gelmesi, dolayısıyla şimdi nasıl hissettiğini tahmin edebiliyor olmamdı. Ve böyle bir sözün onun hayatını nasıl etkileyebileceğini az çok kestirebiliyordum. Bir de tabi ki onun için elimden bir şey gelmemesi de üzüntü veriyordu. Şöyle biraz geçmişi düşündüğümde, içinde yetiştiğim ortamda bana ve etrafımdaki diğer çocuklara da buna benzer sözlerin sık sık söylendiğini hatırlıyorum. Bu sözleri en çok, tıpkı Berat’ın el tutmadan yürümek istemesi gibi kendi başıma bir şeyler yapmaya çalıştığımda, bir konuda söyleneni kabul etmeyip itiraz ettiğimde ya da söz gelimi oyun oynarken çok ses çıkardığımda duyardım. Bu anlarda hapse atacak polis abiler, çuvala koyup götürecek hırsızlar, yaramaz çocuklara iğne yapan teyzeler ve bunlar gibi daha niceleri önüme bir duvar olarak konulurdu. Mesela aklıma ilk gelen bu tür anlardan biri kadınların toplanıp, pasta böreklerin yenildiği kalabalık bir ev buluşmasındandı. Beş-altı yaşlarındaydım. Ben ve diğer çocuklar kendimizi oyuna kaptırıp biraz fazla ses yapmıştık. Sonra kadınlardan biri, yaşı biraz büyükçe olan bir teyzeyi işaret edip onun iğneci olduğunu söylemişti. İğneci olduğunu öğrenen teyze de bakışlarını bir anda sertleştirerek, yüzüne tehditkar bir ifade yerleştirmiş; “Uslu durun haa! Çantamda iğne var!” diye çıkışmıştı. Sonuç olarak biz çocuklar teyzenin iğneci olduğuna inandık. Çünkü yaşımız gereği kolayca inanıyor, başka türlü olabileceğini aklımıza getiremiyorduk. Ve hepimiz oyunu unutup yerimize adeta çivilenmiştik. O andan itibaren evin içinde soğuk rüzgarlar esmeye başlamış, bizim için keyif ve neşe duygusu sona ermiş, yerini korku almıştı. Sessiz olmamız için bu yöntem görünürde işe yaramıştı fakat içimde his olarak, şimdi daha net görebildiğim şöyle sorular ve çıkarımlar oluşmuştu; “İğne, hasta olunca yapılmıyor muydu? Demek ki söz dinlemeyince de yapılıyor. O zaman söylenileni yapmazsam her an cezalandırılabilirim” Bir çocuk olarak o anki davranışlarım ve bu tehditvari sözlerin arasındaki mantığı kuramamak ama yine de inanmak durumunda kalmak, içimde karmaşık duygular oluştururdu. Aynı zamanda bulunduğum o ortama olan güvenim sarsılırdı. Bu güvensizlik ve bilinmezlikle birlikte içime bir kaygı dolar, “çocuk doğallığım” kaybolur, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemez olurdum. Sanki her an bir davranışımdan dolayı birileri tarafından cezalandırılacakmış gibi diken üstünde hissederdim. Dolayısıyla bu tür sözleri söyleyen kişilere yaklaşmak istemez, böyle ortamlarda hiç rahat olamazdım. Dünyayı henüz yeni yeni tanımaya, anlamlandırmaya çalışan Berat da, o sözü duyduğunda hiç şüphesiz hemen inandı ve yanındaki eli sımsıkı tuttu. Fakat aynı zamanda bu sözün içinde örtük olarak var olan olumsuz mesajları özümsedi ve çıkarımlar yaptı. “Büyük annemin elini tutmazsam o adam beni denize atacak. Demek ki bana denileni yapmazsam başıma kötü şeyler gelecek. Elim tutulmadan yürümeyi çok seviyorum ama iyisi mi kendi başıma yürümeyeyim çünkü her an birisi bana kötülük yapabilir. Diğer insanlar güvenilmez…” Ve ayrıca bu sözün oluşturduğu daha olumsuz şöyle bir mesaj da vardı; “Peki büyük anne, sen beni sevmiyor musun? O adam beni denize atarken sen ya da annem beni korumayacak mısınız? Demek bu tehlikeli dünyada korunmasızım, kendi gücüm yok ve sevildiğim de şüpheli. Ancak bana söyleneni yaparsam güvende olacağım ve sevileceğim…” Böylelikle bir çocuğun en temel ihtiyacı olan sevgi ve güven koşullara bağlanmış oluyordu… Muhakkak ki büyük anne torununun güvende olmasını istiyor, onu kalabalıkta kaybetmekten ya da denize düşme gibi olası bir tehlikeden korumaya çalışıyordu. Fakat aynı zamanda torununun kendi başına yürüyebileceğine güvenmiyor, o ortam içinde biraz ilgilenerek Berat’ın kendince var olmasına destek olmuyor ve kolay olanı seçip söylediği sözle çocuğu daha az zahmet gerektiren bir hale sokuyordu. Ve bu söz ile bir anlamda onun ruhunun kanatlarını kesiyordu. Nihayetinde bu tür bir iletişimle birlikte Berat’ın gözünde dünya biraz daha güvensiz, büyük anne biraz daha sevgisiz, küçük Berat da biraz daha güçsüz ve cesaretsiz biri haline geliyordu… Çocukluğunda bu tür mesajları sık sık alarak büyüyenlerin, yetişkinliğinde ne tür sıkıntılar yaşayabileceğiyle ilgili “Geliştiren Anne-Baba” kitabında şöyle bir bölüm var; --- “Böyle ortamlarda yetişen çocuk, yaşamı ve ilişkilerini yönetebileceğini hissetmez, insanlara ve ilişkilerine güvenemez; bu nedenle kaygı doludur. Kendini yönetmekten aciz tek başına kalmış bir kuzu gibi sığınacak bir anne-baba kucağı, bir çoban arar. Bütün yaşamı, fırtına ve dalgalarla dolu bir denizde sığınacak bir liman aramakla geçer…” --- Öyle görünüyor ki mutlu bir insanın, mutlu bir ailenin ve en sonunda da mutlu bir toplumun oluşmasını çocukların nasıl bir anlayışla yetiştirildiği belirleyecek. Koşulsuzca sevilip, aklına ve gönlüne saygı duyulan Berat’lar, Elif’ler, Can’lar büyüdüğünde kendini seven, özgüveni yüksek, yaşama ve kendi gücüne güvenen, sağlıklı birer yetişkin olacaklar. Sevgi ve güveni hakkıyla yaşamış ve yaşatmayı öğrenmiş bu yetişkinler için ise hayat, hem kendileri hem de çevresindekiler için çok daha keyifli, anlamlı ve doyumlu hale gelecek… Emre Pekçetinkaya ****

  • DÜNDEN DAHA İYİ OLMAK; BİR KADININ HİKAYESİ…

    Okuyacağınız bu hikâye muhtemelen duyduğunuz en inanılmaz değişim hikayelerinden biri değil. Evet, öyleleri gerçekten güzeldir; güçlü bir ruh dipten zirveye ya da bir uçtan diğerine mücadele ve acılarla yol alır. Bizler de bu öyküleri okumaktan keyif ve ilham alırız. Fakat zannediyorum ki pek çoğumuzun büyük değişim öykülerinin kahramanları gibi uç noktalarda olumsuz hayatları yoktur. Diplerde ya da zirvede olmadığımız, bizi üzen ve varlığına şükrettiğimiz şeylerin bir arada olduğu hayatlar yaşarız. Memnun olmadığımız şeylere karşın, memnun olduklarımız vardır. Etrafımızdakiler de üç aşağı beş yukarı böyle bir hayatın içindedirler. Dolayısıyla o öykülerdeki gibi çok büyük mücadeleler gerektirmeyen yaşamlar içindeyizdir. Fakat böyle büyük değişimlere girişmek bir yana “ortalama hayatlarımızdaki yolunda gitmeyen şeyleri ve geçmişten kalan acılarımızı iyileştirmeye gücümüz var mı?”, bunu bile belki hiçbir zaman keşfedemeyiz. Ayten’in hayatı işte bu gücü keşfetme yolculuğu… Ayten 12 yaşındayken babası trafik kazası geçirdi, uzunca bir süre çalışamadı, ailenin maddi durumu epeyce kötüleşince altıncı sınıftayken okulu bırakmak zorunda kaldı. O günden sonra 4 kardeşine ablalık yaptı, ev işlerinde annesine destek olup, babasının dükkanında ona yardım etti. 22 yaşındayken evlendi. Evliliğinin ikinci yılında bir kızı oldu, dördüncü yılında bir kızı daha oldu. Bir aile apartmanında oturuyorlardı, kalabalık ve iç içe bir aileydi. İstediği “kendi halindeliği” bir türlü bulamıyordu, bu sebeple türlü çatışmalar yaşıyordu. Her ne kadar eşinin ailesi ile sıkıntıları olsa da kapısını kapatabildiğinde mutlu bir evi vardı. Eşini seviyordu, evine bağlı bir adamdı ve çocuklarına gerçekten iyi bir babaydı. Hani başlarken de söylediğimiz gibi, iyi şeyler ve can sıkıcı şeylerin bir arada olduğu ortalama bir hayattı bu. Büyük kızı İlayda’nın başarılı bir öğrenci olacağından şüphesi yoktu. Fakat İlayda ilkokul birinci sınıfın ilk döneminde oldukça düşük notların olduğu bir karne getirdi. Öğretmeni onun derse hiç katılmadığını, çok sessiz olduğunu söylüyordu. Ayten zorlanarak da olsa bana bu konudan bahsetti ve bir önerimin olup olmadığını sordu. Yıllar öncesinden gelen tanışıklığımızın samimiyetiyle bana kendini açtı. Çocuklarına çok çabuk öfkelendiğini, olur olmaz şeylere bağırdığını, onu heveslendirmek için arkadaşlarıyla kıyasladığını söyledi. Biraz konuştuktan sonra ona bazı kitaplar önerdim, daha önce pek kitap okumadığını söyledi; peşini bırakmamak için önerdiğim kitapları hediye ettim. Ayten bu ilk kitapları çok kısa bir zaman içinde okuyup bitirdi. Sonra yeni öneriler istedi, onları da okudu. Daha önce neredeyse hiç kitap okumadığını söyleyen Ayten, çocuk yetiştirmeyle ilgili kısa zamanda pek çok kitap bitirdi. O yılın ikinci dönemindeki bir veli toplantısında İlayda’nın öğretmeninden güzel bir söz duydu; “İlayda çok değişti, ona ne yaptınız?” Bu söz onu çok mutlu etti, okuduğu kitaplardan öğrenip uyguladıkları gerçekten bazı şeyleri değiştirmeye başlamıştı. Kendine olan inancı daha da arttı. Okulda gerçekleştirilen velilere yönelik eğitimlere ve kitap okuma gruplarına katılmaya başladı. Daha önceleri pek evden çıkmazken İlayda’nın arkadaşlarının anneleriyle sohbetini ilerletip, güzel arkadaşlıklar kurdu. Zaman içinde çocukların eğitimine yönelik kitaplar dışında psikoloji içerikli romanlar da okumaya başladı. 400 sayfalık kitapları iki - üç günde bitiriyordu. Çok yıllardan beri içinde taşıdığı bir burukluğu vardı. O günlerde bunu bana şöyle ifade etmişti; “Okuldan doldurmam için gelen bir formda eğitim durumuma ortaokul bile yazamıyor olmak içimi acıtıyor, kendimi eksik hissediyorum.” Artık aklında açık öğretimden eğitimine devam etmek fikri vardı. Bu kolay olmayacaktı, çünkü eşiyle - Murat diyelim – bu konuda fikir ayrılıkları yaşadı. Ayten ayrıca o günlerde şunu da söylemişti; “Murat çok kitap okumamdan rahatsız oluyor, gerginleşiyor.” Hiç şüphesiz ki bir kadının okumaya, gelişmeye, kendi ayakları üzerinde durabilmeye hakkı vardı. İnsanın insanca yaşayabilmesi için bu haklar gerçekten önemliydi. Fakat dikkatli davranması gerekiyordu. Çünkü Ayten sadece hak temelli bir yaklaşımı benimserse belki 10 yıl sonra üniversite mezunu, kendi parasını kazanan, birkaç dil öğrenmiş bir kadın olabilirdi. Ama aynı zamanda evliliği yıpranmış, çocuklarıyla ilişkisi bozulmuş, mutsuz bir kadın da olabilirdi. Haklar önemli olduğu gibi aile olmak, mutlu büyüyen çocuklar, ilgili-sevgi dolu bir eş ve iyi bir baba da önemliydi. Yani aslında pek çok şey önemliydi ama bazıları sanki biraz daha önemliydi… Bu mücadele, bir elinde tuttuğun erikleri düşürmeden diğer elinle ağaçtan kiraz toplamaya çalışmak gibiydi… Bu noktada eşini daha iyi anlaması gerektiğini fark etti. Murat her gün on bir saat ayakta, tempo gerektiren zor bir işte çalışıyordu. On beş yıldır aynı iş yerindeydi, yaşı kırka yaklaşmıştı. Artık zorlanıyordu ama daha iyi bir seçenek olmadığı için devam ediyordu. İşten çıkar, otobüse biner, fırına markete uğrayıp doğruca evine gelirdi. Çok yorgun olmasına rağmen kızlarıyla bir güzel oynardı, babalarının eve gelişi çocuklar için bayram gibiydi. Yani Murat eşine ve çocuklarına karşı sevgi doluydu. Muhakkak ki onun da içinde geçmişten kalan burukluklar ve gelecek için hayaller vardı. Kendi hikayesi içinde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor yani yegane anlam kaynağı eşi ve çocukları için her gün hayatından büyük bir parça veriyordu. Sevdiği kadının gözünde değerli ve güçlü olmak apaçık ifade etmese de onun için çok önemliydi. Ve okuyup güçlenen bir kadının gözünde değerli olmaya devam edip etmeyeceği bir miktar stres oluşturabilirdi. Ayten bunu fark ettikten sonra eşine olan sevgisini daha çok hissettirmesinin iyi olacağına anladı. Eşinin çabalarına, çocuklarına olan tavrına ve iyi niyetine daha çok vurgu yaptı. Ailedeki her bir kişinin gelişip mutlu olmasının ailenin mutluluğunu da çoğaltacağını güzel güzel anlattı. Sonuçta niyeti bağcıyı dövmek değil, hep birlikte üzüm yemekti. Ve gün geldi, Murat açık öğretim meselesine sıcak bakmaya başladı… Ayten kaldığı yerden başlayıp bir yıl içinde ortaokulu tamamladı. Evvelki sene araba sürmeyi öğrendi, zor koşullara rağmen çabalayıp ehliyetini aldı. Bugünlerde liseyi bitirmek için sınavlara giriyor, sonrasında uygun bir işe başlamanın ya da üniversiteyi kazanıp çocuklara yönelik bir bölüm okumanın hayalini kuruyor. İlayda ve kardeşi okul hayatlarında başarılılar ve daha öncesinde mutlular… Bunların dışında apartmandakilerle ilişkisi de git gide daha iyi hale geldi. Kendi hayatına sahip çıkmaya başladıkça sınırlarının da daha iyi farkına vardı. Bununla ilgili olarak Ayten şöyle bir ifade kullandı; “Konuşmayı, kendimi ifade etmeyi, derdimi anlatmayı ve çözmeyi öğrendim.” Ayten’in hayatını daha güzel hale getirmesine tanıklık ettim. Her şey bir anda çok güzel hale gelmedi, ama her gün bir önceki günden biraz daha iyiydi. Altı yıl içinde onun ve özellikle de çocuklarının hayatında çok fazla şey değişti. Muhtemelen geleceklerinde çok daha büyük şeyler değişti… Anne babalar, kendi hayatlarından daha önce çocuklarının hayatlarını güzelleştirmeye gayret ediyorlar. Konu çocuklarının yararına olduğunda, kitaplar da okunuyor, eğitimler de alınıyor, bilenlere de daha bir kulak veriliyor. Bu uğurda doğru şekilde çabalamaya başlayınca önce kendi yaralarını iyileştirip, hayatlarını güzelleştirmeleri gerektiğini anlıyorlar. Günün sonunda, bir çocuğun hayatının gerçekten daha güzel olmasının yolunun, anne babanın kendi hayatlarını daha güzel hale getirmesinden geçtiği apaçık ortaya çıkıyor ve herkes kazanıyor… Emre Pekçetinkaya

  • YAŞAMIN FİLİZLERİNİ GÖRMEK

    Biraz beklemiş patateslerin filizlendiğini hepimiz görmüşüzdür. Bizim bu patates de mutfaktaki sepette epeydir bekliyordu. Diğerleri kök biçiminde filizlenmeye başlamışken bu patates biraz daha farklı görünüyordu. İlgimi çekti, gözlemlemek amacıyla alıp çalışma masamın bir kenarına koydum. Masamın başına her geçtiğimde göz ucuyla kontrol ettim. İki hafta içinde filizleri hızla uzadı. Market tezgahında cansız ve kıpırtısız görünen bir patatesin, varlığını devam ettirme potansiyelini ortaya koyuşunu izlemek etkileyiciydi. Evet, her bitki ve canlının içinde böyle bir potansiyel var. Sanırım bu potansiyele hepsinin sahip olmasından dolayı da bize alelade bir durum olarak gelebiliyor. Fakat insan biraz yavaşlama fırsatını bulup üzerine düşündüğünde bu alelade olma durumu yerini şaşkınlığa ve hayranlığa bırakıyor. En azından bugünlerde benim için öyle. Bana düşündürdüğü bazı şeyler oldu. Patatesin ekim zamanı çoğunlukla mart - nisan ayları gibidir. Besbelli ki bizim patates de sepetin içinde beklerken kendince toprakla buluşma hazırlığına girişmiş. Evet belki bilinçli bir seçim ile bunu yapmadı, fakat doğası gereği "kendini yaşamak” için yapabileceği tek şeyi yaparak doğru zamanda, güçlü bir şekilde filizlendi. Saydım; on bir farklı yerinden filizler patlak vermiş. Zannediyorum birkaç hafta ya da ay daha filizlerini uzatmaya devam edecek, eğer toprağını - suyunu bulamazsa canlılığını yitirecek ve çürüyecek. Doğadaki her canlı ‘kendini yaşama’nın peşinde. Bizim patates de bunun için bir mücadele veriyor. Yani işte bir patatesin yapabileceği kadarıyla. Bir anlamda çürümeden önce içinde taşıdığı yaşama umudunu ortaya koyuyor. Toprak ve suyla buluşma fırsatı için kendini hazır tutuyor. Diğer tüm canlılar gibi insan da bu “kendini yaşama” potansiyeli ve mücadelesiyle doğuyor. İnsan biyolojik yapısıyla, aklı, gönlü, sosyal ilişkileri ve manevi dünyasıyla diğer canlılardan çok daha karmaşık çok daha gelişmiş, aynı zamanda kendi içinde uyumlu bir sisteme sahip. Fakat insanın kendini yaşayabilmesi için doğuştan ahenk içinde başlayan bu sistem, içine doğulan ortam ve diğer insanlarla ilişkilerin etkisiyle sağlıklı şekilde gelişemeyip bozulabiliyor. Bu sistem ve potansiyelin farkında olan bir ortamda yetişen bir çocuk ‘kendini yaşama’yı çok daha fazla gerçekleştirebilirken, sisteminin farkında olmayan bir ortamda büyüyen bir çocuk ise her an biraz daha kendisi olmaktan uzaklaşıyor. Bu uzaklaşmanın kaçınılmaz olarak az ya da çok hepimizde var olduğunu düşünüyorum. Fakat bu uzaklık hayatın içinde kendimizden mahrum kalacak şekilde çok fazlaysa, mutsuz, coşkusuz, şevksiz ve kaybolmuş hissediyorsak bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor demektir. Bu yolculuk, diğerleri ve onların iyi niyetli ama yıkıcı doğrularıyla örselenmiş kendi’mizi keşfetme, iyileştirme yolculuğudur. Savaşçı kitabının girişinde E. E. Cummings’e ait şu söz bulunur; Seni diğerlerinden farksız yapmaya Bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez! Evet, bu hiç bitmeyecek bir yolculuk, bir mücadeledir. Bu noktada bize yardımcı olacak değerli bir şeye sahibizdir. Doğuştan sahip olduğumuz sistemin en ölmez, en güçlü pusulası olan duygularımız daima ‘kendimizi ne kadar yaşadığımızı’ ölçer. Eğer onları gözlemlemeyi başarırsak düşünce ve eylemlerimizde bize rehberlik ederler. Kendimizle aramıza bir mesafenin girdiğini, bir mücadeleye çıkmamız gerektiğini bize haber verirler. Hissettiğimiz bir iç sıkıntısı, bir isteksizlik, bir kaygı aslında bize şöyle diyordur; “Öyle yapmamalıydın”, “Neden başkalarına değer verdiğin kadar kendine değer vermiyorsun?”, “Neden hayır demek isterken evet dedin ki?”, “Hey! galiba bir şeylerin artık değişmesi gerekiyor.” Yine Savaşçı kitabında duyguların bize verdiği mesajlarla ilgili olarak şöyle bir söz geçer; “Kişinin huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerginliği, sıkıntısı, depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır.” Duygularının ne dediğini duyabilen bir insan, içinde büyüyen “kendin olma” filizlerini görebilir. İnsan o zaman, henüz yaşamdan umudunu kesmemiş içindeki o filizlere su olur, toprak olur, güneş olur; besler büyütür... Emre Pekçetinkaya *****

© 2035 by DR. Elise Jones Powered and secured by Wix

bottom of page